Belki de hiçbir çağda insan bugünkü kadar konforlu ama yalnız olmadı.
Aydınlanma fikriyle Batıyı saran felsefik akımlar önce kendi medeniyetini hızlıca sona doğru koştururken, etki alanındaki bizleri de beraberinde sürüklüyor.
“Aşk yok, çocuk yok” vurgusu, modern dünyanın insan ruhunda açtığı büyük kırılmayı özetliyor.
Bu kırılmayı yalnızca ekonomiyle, teknolojiyle veya sosyal medya ile açıklamak eksik olur.
Meselenin kökünde modern çağın insan anlayışını değiştiren büyük felsefik dönüşümler var.
Doğurganlığın çöküşü İnönü Üniversitesi, Cumhurbaşkanlığı düzeyi ve İbni Haldun üniversitesinde toplantılarla ele alınıp medyada tartışıldı.
Unutulmaya yüz tutunca, konun önemi üzerine, kendimi tekrar yazmak zorunda hissettim.
Doğurganlığın çöküşü sorununun sistem içerisinde, evlenme süreçleri ve iş hayatına yönelik öneriler ile çözümlenmesi mümkün değildir.
Bugün ki hayatı şekillendiren felsefik kökenlerin irdelenmesine ihtiyaç vardır.
Modernizim, insanı gelenekten, metafizikten ve kutsal referanslardan bağımsızlaştırarak özgürleştirdiğini iddia ediyor.
Modernizm, özgürleştiğini söylediği insanı iş hayatında ecir –ücretli köle-, sosyal hayatta tüketim canavarı haline dönüştürmüş ve nefsine esir etmiştir.
Böylece insanı, aşkınlıktan koparmış, ailenin toplumun, kültürün, inancın ve neslin devamı için ritüel bir süreç olmasını baltalamıştır.
Evlilik bir “sözleşme” olmaktan ileri gidememiş, kişisel mutluluk ve psikolojik konfor merkezli bir ilişkiye dönüşmüş ve Aşk ölmüştür.
Bu asrın ruhuna işleyen en önemli felsefik yaklaşımlardan birisi de Materyalizimdir.
Materyalizm; insanı büyük ölçüde maddi ihtiyaçlar ve biyolojik süreçlerle açıklamaktadır.
İnsan artık ruhu olan bir varlık değil, tüketen, çalışan, üreten ve haz arayan bir organizma olarak görülmektedir.
Bu anlayışın doğal sonucu olarak ilişkiler de araç sallaşmıştır.
İnsanlar birbirini “hayat arkadaşı” olmaktan çok; statü, güvenlik, haz veya psikolojik tatmin kaynağı olarak değerlendirmektedir.
Sevgi bile fayda hesabına girmiş ve Aşk ölmüştür.
Modern toplumu yapılandıran diğer önemli bir yaklaşım ise Darwinci felsefedir.
Sosyal darvinizm, hayatı sürekli bir rekabet alanı olarak şekillendirmektedir.
Güçlü olanın kazandığı, zayıf olanın elendiği bir yaşam anlayışı ekonomi ile birlikte insan ilişkilerini de yapılandırmaktadır.
Bugün birçok ilişki, tamamlayıcılık yerine rekabet üzerinden ilerliyor.
İnsanlar birlikte hayat kurmaktan çok, birbirine üstün gelmeye çalışıyor.
Kariyer, statü, ekonomik güç ve bireysel başarı, ortak hayat fikrinin önüne geçiyor.
Oysa aile mantığı biyolojik rekabet değil, dayanışma, merhamet ve birlikte var olma üzerine kuruludur.
Sürekli yarış kültürü içinde yetişen birey ise aile içi ilişkiyi de performans alanına dönüştürmüş ve Aşk ölmüştür.
Nihilizm, hazcılık gibi modernizmin ana akımları, gelenek, kültür ve inanç değerlerini zayıflatarak, nikahsız ilişkileri meşrulaştırmıştır.
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” ilanı, insanın anlam dünyasında neden yaşadığını, neden aile kurduğu veya neden çocuk sahibi olması gerektiğini açıklayabilecek güçlü bir anlam çerçevesini kaybetmesine neden olmuştur.
Hazcılık, insanları sorumluluktan kaçıp kolaycılığa yönlendirerek çocuğu haz merkezli hayatın en büyük “rakibi” haline getirmiş ve Aşk ölmüştür.
Böylece sekülerleşmiş (dünyevileşmiş) toplumlar, dini kamusal ve gündelik hayattan uzaklaştırınca toplumun anlam örgüsü görünmez, hissedilmez olmuştur.
Bunun sonucu olarak evlilik ve çocuk sahibi olmak birçok toplumda kutsal veya doğal bir hayat aşaması olmaktan çıkmış, tamamen bireysel tercihe dönüşmüştür.
Sonuçta Aşk ölmüştür. Aşk ihya olmadan çocuk olur mu?
Karanlık samanlıkta kaybettiğimiz iğneyi, aydınlık harmanda bulabilir miyiz?
Prof. Dr. Sedat Bostan
